



Coat, Bag and Necklace: Mother’s
Jacket: Twist
Tulle Jacket: Mango
Top: Park Bravo
Trouser: My Aunt’s Design
Shoes: Doc Martens (I don’t have any other boots :))
Palto, Çanta ve Kolye: Annemin
Ceket: Twist
Tül Ceket: Mango
Bluz: Park Bravo
Pantolon: Teyzem Dikmiş
Bot: Doc Martens (başka botum yok evet :) )
Hepimizin aylardır beklediği an nihayet geldi ve Vogue Türkiye ellerimize tek tek ulaştı. Herkes ne tepki verdi ya da ne düşündü bilmiyorum sadece twitter üzerinden çok beğenilmediğine dair bir kaç şey okudum, beğenilmemesinin nedenlerinden biri de reklamın çok oluşuymuş ve ben öncelikle bunun için bir şey söylemek istiyorum. Genelde elimdeki dergiyi görenlerden çok duyduğum bir şey aslında, “bu ne hep reklam” eleştirisi, ben de karşılığında futbolda da 22 tane adam bir topun peşinden koşuyo demek isterim. Dışardan saçma gözüküyor olabilir ama bir moda dergisi okuyucusu için içindeki editoryaller kadar sizin reklam dediğiniz kampanya fotoğrafları da ilgi çekici ve değerlidir. Tabi genelde bir üstteki cevap yerine, ben o reklama para veriyorum zaten diyorum ama neyse. Yani Vogue Türkiye’yi beğenmemenizin asıl nedeni reklamın çok olmasıysa zaten, bir daha almazsınız kimse de bir şey kaybetmez inanın. İlk sayıda bu kadar çok reklam olması kaçınılmazdı zaten.
Gelelim benim ne düşündüğüme, yine twitterda okuduğum bir şey, beğenilmeme durumuna karşılık “o kadar emek verilmiş biraz saygı duyun” yazıları ama yapılan bir şeyi beğenip beğenmemek ona duyulan saygıyla doğru orantılı değildir bence. Öyleyse objektif olunamaz zaten, tabii ki de bir moda sever olarak Vogue markasına duyduğum saygı sonsuz ama Vogue Türkiye’yi ben de beğenmediğimi çok üzülerek söylüyorum ama hala ilerki sayılar için bir umut da besliyorum, çünkü mantıklı düşününce aslında ilk sayının bu içeriğe sahip olacağını bilmek ve bir anda her şeyi değiştirmeyeceğini tahmin etmek gerekirdi diyorum. Belki biz bilenler olarak uzun zamandır bekleyip kafamızda bir sürü şey kurduk ama bilmeyen bir insan tarafından bakılınca, ülkemizde bir anda patlayan, bilen bilmeyen herkesin haberdar edilmesi sağlanan bir durum söz konusu yani artık sokaktaki adam da Vogue diye bir moda dergisinin Türkiye’de olduğunu biliyor, bu kadar insan ondan bahsediyor ve tabii ki o adam da merakla gidip elini atıyor dergiye. Bu da içerikteki Vogue nedir, Vogue ve Türkiye nasıl olacaktır gibi tanıtımları meşru kılıyor. Yani dergiyi geniş bir bakış açısıyla inceleyince çok fazla alanda çok fazla sorumluluğu olan içerikler olması gerektiğini anlıyorum ve ilk sayının kişiliksizliğini üzülerek anlamlı buluyorum, çünkü bu zamanla oturacak bir şey. En büyük isteğim, herhangi bir yerde gördüğümüz fotoğraflara verdiğimiz tam Paris Vogue’undan çıkmış gibi, İngiliz Vogue’una göre bir styling, Vogue Nippon’a yakışır fotoğraflar gibi ayırt edebilmeden doğan tepkileri bir gün Vogue Türkiye için de verebilmek, benim beğenmediğim nokta aslında kendi kafamda yarattığım bir ilüzyona uymayan sonuçlardan ötürü. Derginin ilk sayıda bir karakteri olmasını beklemek en başta yanlıştı tabii ki ama yine de ben içinde farklılaşmaya dair bir şey pek de göremedim aslında, hani ucundan koklatılmış değişime açık bir bölüm yoktu sanki ya da benim vizyonsuzluğumdan kaynaklanıyor da olabilir.
Bir de başka bir noktaya daha üzülerek değinmek istiyorum, o da gördüğüm hiç bir şeyin ağzımın suyunu akıtmamış olması. Benim için Paris Vogue, elime aldığım anda meraktan sayfaları çevirmeden duramadığım ama aynı zamanda da geçtiğim sayfaları tek tek hatırladığım ve geri dönüp incelemek istediğim, kısaca styling ve hikayelerindeki zenginliğiyle beni 1 ay boyunca tekrar tekrar içine davet eden bir dergi. İngiliz Vogue ise sokak stiline daha yakın, daha dinamik, renkli, çekici, kaliteli olanla hesaplı olanı aynı anda gösteren ve bunları yine inanılmaz bir kalite algısıyla sunan bir dergi. Amerikan Vogue’undaki görsellik ise bir eşi daha olmayan Grace Coddington ın eseri tabii ki. Vogue Türkiye’yi elime aldığımda meraktan bütün sayfalara tek tek ve hızlı hızlı baktım tabii ki ama geri dönüp şunu iyi inceliyim acaba burda ne varmış dediğim bir kaç şey oldu açıkçası. Neyseki en nefret ettiğim şey olan Türk diyince diğer tüm milletlerin egzotik bulduğu harem, osmanlı, cami gibi temalar Türklükle çok fazla bağdaştırılmamış. Ve benim sevindirici bulduğum bir diğer nokta ise dergide Konca Aykan’ın Mary Fellowes dan çok daha fazla umut vadediyor olması.
Son olarak dikkatimi çeken küçük bir şeyden bahsedeceğim o da içerde gördüğüm Bryan Boy ve Tavi’yle ilgili olarak yapılan “bakalım moda dünyasındaki etkileri ne kadar sürecek” düşüncesi hakkında. Evet dergilerin ve yıllardır moda dünyasında olan isimlerin bloggerların yurtdışında bu kadar önemsenmesine gıcık olduğunu biliyorum. Ama sonuçta bu olan bir şey ve dergicilerin olmasa da dergi okuyucularının dikkatini çeken bir şey. Kimse yıllardır verilen emeğe kazanılan bilgi ve donanımlara saygısızlık etmiyor bence sadece sokaktaki insanın sesi daha fazla duyulur oldu o kadar. Belki medyanın bloggerlara uzaylıymış gibi bakması zamanla değişecek ama payetin bu sezon moda olup seneye olmayacağı gibi bir anda ortadan yok olmayacak bu insanlar. Ben en azından Vogue adını taşıyan bir dergide bu öngörüye sahip olunmasını ve bu yeni oluşumda işi iyi yapan insanların bir kayıp değil kazanç olarak görülmesini temenni ediyorum. Zaten zaman onların da dediği gibi bazı şeyleri ayıklayacak ama modaya yön vermek zaten Vogue’un elinde ve umarım ülkemizde bu güç doğru şekilde kullanılır.






![]()























Streetpeeper, Stylesightings, Streetswalker, Garancedore, Sartorialist, Stockholmstreetstyle, Altamira, Vanessa Jackman, Citizen Couture




